Japonun Fendi Almanı Yendi
Japonun Fendi Almanı Yendi
Almanlar Caponlara kıl oluyomuş. Kendilerinin çok daha üstün olduklarını düşündüklerinden, “Naapsak da şu Caponlara dersini versek” diye kara kara düşünüyolarmış. Bizdeki TÜSİAD gibi Almanların da bi işveren derneği varmış. Bunlar toplanıp toplanıp bu konu üzerine kafa yoruyolarmış. İşte yine bu toplantıların birinde bi işadamı heyecanla ayağa fırlayıp, “Arkadaşlar Caponlardan daha iyi olduğumuzu kanıtlamazsak Alman malları dünyada hiç satılmıycak. Çok çok acil bişeyler yapmalıyız artık” demiş. Almanların hepsi adama hak vermiş, başlarını sallamışlar onaylamak için, hatta toplantıda hazır bulunan Başbakan da Alman işadamlarına her türlü imkanı sağlayacağına söz vermiş.
Lafı uzatmayım canım abim, Almanlar o hırsla Caponlara ağızlarının payını verecek bi fikir bulmuşlar ve hemmen de uygulamaya koymuşlar taabi: Alman otomobil devlerinin en yetenekli mühendisleri müthiş teknolojik bi labaratuvarda toplanmış. Mersedes, Bemve, Vosvos… Bütün firmaların en iyileriymiş hepsi. Alman devletinin para yardımıyla aralıksız iki sene çalışmış bunlar. Sonunda da; sen de 5 santim, ben diyeyim 2 buçuk santim, yani yarım karış ya var ya yok, Devamini Okuyun »


Çoook uzun zamandır Almanya’da gurbetçilik yapan bi vatandaşımız nihayet hayalini gerçekleştirerek cillop gibi bi Mersedes almış ve o yılki izinine de arabasıyla gelmiş. Allahın işine bak ki, gariban, İzmir civarında kötü bi trafik kazası geçirmiş. Ama ne kaza… Almanların o sağlamlığı ile ünlü arabası bi kaç takla atınca akordiyona dönmüş.
Kadının biri, Kadıköy’e gitmek için çocuğuyla Bostancı’dan dolmuşa binmiş. Ön tarafa, şoförün yanına oturmuşlar. Çocuk da afacanmış biraz. Sürekli arabanın orasıyla burasıyla oynuyomuş. Annesi de, “Yapma çocuum, etme çocuum, bak şoför amca kızıcak şimdi aaa” diyerek uyarıyomuş oğlunu.
Amerikalı bi arkadaşın ağzından: Bana bu olayı büyükannem anlatmıştı. Büyükbabamla evleneli henüz bi’kaç ay olmuşken bi sabah gazetede bi ilan görmüş bizimki: “165 dolara sahibinden satılık Ford marka araba.” Gözlerine inanamamış tabii. Sene 1935. Öyle araba almak filan şimdiki gibi kolay değil. Herkesin hayallerini süsleyen bi’şeymiş otomobil. Akşam ilanı büyükbabama göstermiş. Hatta kızmış büyükbabam, “Akşamı bekleyeceğine gidip alsaydın ya arabayı. Satılmıştır şimdi o” demiş. Gerçi akıllarına yazım hatası olabileceği de gelmiş ama yine de sabah ilandaki adrese gidip şanslarını denemek istemişler.
gelen bu kazada tırlar resmen birbirine kaynamış. Yani o kadar şiddetli bi çarpışmaymış.
Bunlar arabanın içinde “Aa maymun, ooo aslan” diye diye gezerlerken karşılarına bi fil çıkmış. Bizimkiler file el sallamış. Fil de bu selamı hortumuyla arabanın kaputuna BAMM diye vurarak almış. Bu darbeyle arabanın ön kaput epeyce yamulmuş taabi. “Allahım, nolucak, ne yapıcaz” derken hayvanat bahçesinin müdürünü görmeye karar vermişler.
Yol kenarındaki beyaz Reno geyiği malumunuz, epey bi yaygındır. O arabada hız kontrolü yapan bi cihaz vardır, ki radar deriz biz ona ve yakalandık mı bi kaç kilometre ilerideki polis çevirmesinde memurun, “172 kilometreyle hızla giderken radara girmişsiniz, evraklarınız lütfen” cümlesiyle kuzu kuzu torpido gözüne uzanıp ruhsatı aramaya başlarız. Bu radar olayının çıktığı günlerde peydahlanan iki efsane var ki, biri hala ilk zamanlardaki kadar yaygın.
İstanbul’un tanınmış üniversitelerinden birinde, bi öğrenci okula Volkswagen Polo marka arabasıyla gidip geliyomuş. Arabanın arka camında koca koca harflerle “Benim diğer arabam Porsche” yazıyomuş. Görenler kahkaha atıyomuş taabi. Kimse sallamıyomuş, “Afferim lenn” filan deyip dalga geçiyolarmış. Çocuk hiç umursamıyomuş bunları. Alltan alttan gülüp, “Hey Allaaam” anlamında kafasını sallıyomuş.
TEM’de bi Ferrari son sürat gidiyomuş. İleride yolun sağında bi Anadol görmüş. Yanında da yaşlı bi adamcağız çaresiz gözlerle yoldan geçenlere bakıyomuş. Ferrarici, adama acıyıp durmuş, “Amca gel seni İstanbul’a götüreyim, yarın bi tamirci getirip arabanı yaptırırsın” demiş. Yaşlı amca, “Oğlum madem bi iyilik yapıyosun tam yap. Benim bütün mal varlığım bu. Bur’da bırakırsam çalarlar arabayı. Sen beni İstanbul’a kadar çekiver” demiş. Ferrarinin şoförü de iyi bi adammış. “Okey amcacım. O zaman arabanı arkaya bağlayalım” demiş ve öylece, önde Ferrari, arkada Anadol TEM’de gitmeye başlamışlar.
Adamın tekinin siyah bir Mercedes’i varmış. Arabanın gıcır gıcır boyası, deri döşemeleri, aksesuarları falan tammış. Yani kız gibi arabaymış anlayacanız. Ama siyah Mercedes’in en güzel yanı bakır kakma, özel yapım cant kapaklarıymış. Adam cant kapaklarına ayrı bir özen gösterirmiş. Herkese bu bakır cant kapaklarının dünyada eşi benzerinin olmadığını söyler dururmuş.
1968 yılının sonları… AP hükümetinin başında bulunan Süleyman Demirel, seçim çalışmaları için Anadolu gezisine çıkacakmış. Demirel’in amacı köy köy, kasaba kasaba gezip, öncelikle ağaları yanına çekmekmiş. Maksut adındaki bi ağa, bu geziyi önceden haber almış. Üstelik kendi kasabası da güzergahın üzerindeymiş.
Yerli bir otomobil üreticisi firmamızın üst düzey yetkilisi, Japonya’da otomobiller banttan çıkınca kedi testi adında bir testen geçtiğini duymuş. Japonya’da otomobiller bu testi geçerse satışa çıkıyormuş. Güya Japonlar tamamen biten otomobilin içine akşamdan bir kedi koyuyorlarmış. Gece boyu arabada kapalı kalan kedi, sabah geldiklerinde yaşıyorsa izolasyonda sorun var diye arabayı tekrar incelemeye alıyorlarmış. Kedi ölüyse otomobilin tamamen başarılı bir üretim olduğuna karar veriyorlarmış.